HANIMEFENDİ... Ay Tutulması...
10 Mayıs 2010
CHP Lideri Deniz Baykal ile ilgili olarak devam eden “kaset işi” hakkında herhangi bir yazı yazmayacaktım aslında. Doğru olup olmadığı meçhul bir kere. Hem doğru olsa bile, bu şekilde faş edilmesi korkunç bir şey... Geçen gece Saadet Partisi Lideri Prof.Numan Kurtulmuş’un TV5’teki kadın gazetecilerle buluştuğu programda da söz konusu edildi. Lale Şıvgın, Nihal Bengisu, Sevilay Yükselir ile birlikte Kurtulmuş’a sorular yöneltiyorduk. Konuyu Sevilay açtı. Soru, direkt Kurtulmuş’a yönelik olduğu halde, refleks şeklinde; “Bu çok kişisel bir mevzu değil mi?” diye sordum... Numan Bey de zaten özel hayat bahsinden “inşallah doğru değildir” şeklinde kısa bir cevapla yetindi. Reklam arası girince Sevilay, bunun haber değerinden bahsetti haklı olarak, diğer kadınlarsa etik endişelerle, özel hayatın kameralarla deşifre edilmesine karşı çıktı. Kısa bir konuşmaydı, kapandı. Ama ortalığı bu şekilde hallaç pamuğu gibi attığını görünce, meselenin detayında kalan bir kimse üzerinden hepimize yaşatılan dramatik tablo hakkında birkaç söz söylemek ihtiyacı duydum... Olay Deniz Baykal üzerinde yoğunlaşırken hep birlikte Ay Tutulması’na tabi tuttuğumuz başka biri var:
Olcay Baykal...
Hiçbirimiz onun neler yaşadığını düşünmeden züccaciye dükkanına girmiş birer fil gibi ne var ne yoksa kırıp geçiriyoruz... Evet, haber değeri varmış, evet politik konjonktürün sert süreçleri bu tip olayları önemsermiş... Miş miş miş... Ben ne haberciyim, ne de politikacı... Ama uzun yıllarımı kadınları dinleyerek ve kadın kadına odalarda hayat hikayelerinden Büyük Hikaye’ye kadar giden yolda geçirmiş, bir kadın olarak... Tabii ki bu olayın kadın tarafında duruyorum...
Siz ne yaptığınızı biliyor musunuz?
Gazetelere bir tek resmi bile düşmemiş, bir kere bile flaşların önüne çıkmamış, kurdele kesmeleri hep diğerlerine bırakmış, hiç madalya ya da rozet takmamış, hiçbir yarışmaya katılmamış, sessiz sakin kendi yolunda akmaya devam etmiş bir akarsuyu... Elinizdeki haşin çomaklarla dövüyorsunuz... Kendisini tanımıyorum Olcay Hanım’ın... Olcay Hanım deyince derin bir sükunetten başka hiçbir şey yok ellerimizde. Belki günümüzün keskin kimlikler mücadelesine dayanan o sert dili için, tanımsızlık bile diyebileceğimiz bir sükunettir bu. Ama bir de işin diğer yüzü var; Olcay Hanım’ın uzun yıllar devam eden bu tavrını seçmiş olması, bile isteye tercih etmiş olması, öne çıkmamayı... Bu tercih, tanımsızlık mıdır, bilinçli bir tercih, eylem midir? Elimizi boşa çıkaran naif bir kadın sükuneti... İşte biz, tüm gazetecilik reflekslerimiz ve doyumsuz politik hırslarımızla, bir kadının hayatına uzunlamasına yaydığı, kırılgan ama aynı zamanda özenle ve sabırla örülmüş o sükunet örtüsünü, paramparça ediyoruz... Belki bundan sonra konuşmayı tercih eder. Kendisi seçecektir. Ama politika ve medya, keskin dişli çarkları arasında, onu, bir kadını bu şekilde kaba saba bir şekilde öğütürken, adeta boks antrenmanındaki kum torbasına çevirirken, nasıl hiçbir şey yokmuş gibi davranabilirdim? Birkaç gündür tüm yaşadıklarımız, çirkindir...
Deniz Baykal’ın politik görüşleri tercihimiz olmayabilir. Onun uzun yıllardır hiç değişmeyen asabi çizgisi, başta insan hakları ve insan onuru ilkeleriyle bağdaşmaz bir tutum sergilemiş olabilir. Onun krallığa dönüştürdüğü parti içi şaşmaz konumu eleştiri konusudur. Onun uzlaşmaz gerginlikler konusunda ustalığı, doğduğumuz günden bugüne kadar toplumsal diyaloglar önündeki en büyük engelleri inşa etmiş olabilir... Ama tüm bunlarla baş edebiliriz. Bunlar hayatın içindeki labirentlerde, kimisi evet zor da olsa, aşılabilir engellerdir... Lakin ezeli düşmanların bile kabul ettiği kadim şeref kaideleri vardır. Deniz Baykal’ı çökertmek isteyenlerin, daha zeki ve onurlu bir yol tutmalarını beklerdik... Nitekim “içeriden” olduğu her haliyle belli bu “oda” deşifrasyonu, her kesimden ve özellikle “dışarıdan” muttali olanların midesini bulandırmıştır...
Olcay Baykal’ın şu zor günlerini; uzun emekler, ağırbaşlılık ve mütevazilikle ördüğü sabırlı sükunetine daha sıkı sarılarak aşabileceğine inanıyorum. Onu düşünürken, hiç tanımadan ve dünyasını hiç bilmeden, içimde açılan İnşırah Suresi’ne dayanırken buluyorum ruhumu. Kalbinin açılıp yükselmesini, her zorluğun geçici olduğunu, her güçlüğün arkasında bir kolaylığın kendisini beklediğini, kapılar açılıp kapanırken, kademe kademe sızacak aydınlığın, karanlığa galebe çalacağını... Dünyanın gelimli gidimli bir yer olduğunu... Bunları kısık sesle veya hiç konuşmadan yere inik gözlerimle, içimden içimden söylemek isterdim Hanımefendi’ye...
Not: Geçen gün pek çok haber sitesine aynı anda düşen bu kaset içeriğini etik hassasiyetler bağlamında yayınlamadığı için habervaktim’e teşekkür ediyorum.
Bu yazı 405 defa okunmuştur.